Nihat Dağlı
6/12/2006
-
"İyi Olmak, Başarılı Olmaktan İyi"
BİZ oluş sürecini bitirmiş şeyleri tanımlarız, olmaya devam şeyleri ise
tanımlamayız, çünkü daha ‘bir şey’ olmamışlardır. Nihat Dağlı
tamamlanmış bir şey değil, ‘olmaya’ devam ediyor. Ne mi olmak istiyor?
Öyle belirlenmiş bir şey/hedefi yok, öyle bir şeye yürümüyor. Hayatı ve
kendisini bir insan olarak farkettiğinden bu yana çırıl çıplak bir
kalple yaşıyor. Daha doğrusu hayatla kalbi arasına giren; kalbini
hayattan koruyan tozlardan, kılıflardan soyunmaya çalışıyor. Devamlı
kalbini parlatmakla meşgul... Hayat ve hayatın içine doluşan şeyler ne
ise en iyi bir şekilde kalbine yansısın, istiyor. Ancak bu iyi
görüntülerle sahici bir hayat yaşama imkanına kavuşacağını düşünüyor.
Sonuçta coşku ve acılarımız bir etkilenmeden doğuyorlar. Hayatın
acıları/coşkuları kirli ve başka şeylerle örtülmüş bir kalbe ulaşmaz,
ulaşmadığı için o kalp acı çekmez ve bir coşku da duymaz. ‘Şu olmak
istiyorum’ diyerek, ‘hedef’ten başka bir şey düşünmeyen biri değil
Nihat Dağlı. Mesela çok başarılı biri olmak yerine, ‘iyi biri’ olmayı
tercih ediyor; ‘iyi olmak, başarılı olmaktan daha iyidir’ diyor.
Elbette ki başarılı iyi insanlar vardır, ama ‘başarı’yı tek ölçü kabul
ettiğimizde Şaron da başarılı bir devlet adamıdır.
Şunu diyor Nihat Dağlı.. Biz hayatı yaşadığımız an içinde karşılarız. O
an varız... ‘Gelecek’ olarak tarif ettiğimiz zaman dilimine
varmadığımız sürece o zaman dilimi yoktur, şu an var... O halde, en
iyisi, içinde bulunduğumuz an içinde kendimizi iyi kılmamızdır. Her an
kendimizi iyi kılmak suretiyle iyi kılınmış bir ömrü gerçekleştirmek...
İyi yaşanmış bir geçmiş kurmak...
Yazılarınızdan anladığım kadarıyla ‘yazmak’ sizin için bir varoluş gerekçesi, öyle mi gerçekten?
YAZMAK, varmak istediğim ve yüzümü çevirip yürüdüğüm bir yer değildi,
sonuçta vardığım bir yerdir. Yazmanın, bir yazar olarak bilinmenin
düşünü görmedim. Hiçbir üstada; ‘Nasıl yazar olabilirim?’ sorusunu
yöneltmedim. Ve şimdi, yayımlanmış yedi kitapta imzası olan biri olarak
söylüyorum: kendimi ‘yazar’ olarak hissetmiyor ve tanımlamıyorum. Yazar
Nihat Dağlı yok, Nihat Dağlı sadece yazıyor. Hayır, asla mütevazilik
yapmıyorum. Çünkü, yazar olmak üzere yola çıkmadım ve bir yazar olarak
da yolculuk yapmıyorum.
Profesyonel olarak ‘yazar’ın görevi vardır. Okuyucusuna aktarmak üzere,
‘bilgi’ ve ‘doğru’ toplamak zorunda hisseder kendini. Çoğunluk adına
düşünür, düşündüklerini çoğunluğa elbise olarak keser biçer. Bu anlamda
yazar bir misyonerdir, birilerini ‘adam etme’ye çalışır. Kendini
anlamlı kılmak adına yolda olan Nihat Dağlı ise, ‘doğru satmak’ gibi
bir kaygı taşımıyor. Başkası için değil, kendisi için yolculuk yapıyor.
Hayatın ve kitapların sayfalarına karıştığı günden bu yana, sadece
kendi sorularının cevabını arıyor. Gelip zihnine oturan, sonra kalbine
boşluklarını bırakan soruların ardına düşmeyi kaçınılmaz görüyor.
Cevapsız soruların boşluklarıyla, anlam veremediği bir hayatın
‘hiç’liğiyle yaşayamayacağına inanıyor. Okumak onun için bir
mecburiyettir ve her okuduğu metin kendisine yeni bir yolculuk olur. Bu
yolculukta sorularının cevabını buluyor, bulduğu cevaplar yeni sorular
ateşliyor. Hayatı, soru ve cevaplarla genişleyip uzayan bir yolculuktur.
Peki ‘yazmak’ eyleminden uzak bir Nihat Dağlı portresi nasıl olurdu, bunu merak ediyorum?
HAKLISINIZ. ‘Yazı’, varmak istediğim bir yer olmasa da, sonuçta
vardığım ve kendisinden ayrılamayacağım bir şeydir. Kendimi, yazmak
zorunda olan ve ancak yazarak yaşayabilenlerden sayıyorum. Daha çok
okumayı öne alan, okuyarak anlamını bulan bir hayatın ‘yazı’da kendini
gerçekleştirmesi, ifade etmesi... Aç adam yer, susayan içer, yolcu ise
konuşur. Artık içimde tutamadığım, ortalığa bırakmak zorunda kaldığım
sırlardır, yazdığım şeyler. Yazmayan bir Nihat Dağlı... Hayır,
düşünemiyorum.
Ama insan ne kadar kendisi için yazsa da sonuçta yazdıkları bir
başkasının derinlerinde yankı bulacak uçlar taşıyorsa biraz da
başkaları için yazmış olmuyor mu bir anlamda?
KADERİ yayımlanmak olmuş her metin, tabii ki, gidip başkasının kalbine
dokunmuştur. Başkası o metni okuduğunda, metnin satır aralarında
yaralarına merhem bulmuştur. Ve elbette imzamı taşıyan bir çok metin
de, başkasının sorularına cevap olmak üzere yazılmıştır. Bunu inkâr
etmiyorum. Ancak şunu diyorum: Yazımın omurgasını kendi yolculuğum
oluşturur, içimdeki yaralara şifa bulmak adına söylenirim. Yolculuk
kalbime sızılar taşıyorsa ve okuduklarım zihnime kılçık sokuşturuyorsa,
bende bir rahatsızlık, tedirginlik ve kaygı birikir. Bir tarafı acıyan
çocuğun bir insiyakla ağlayıp bir anlamda yardım dilemesi gibi, ben de
‘yazı’ ile varlığımı vurgular, belki de okuyucudan medet beklerim.
Benimle aynı kaygıları taşıyan/taşıyacak durumda olanlarla el ele
vermekten şifa umarım. ‘Başkası’ bütünüyle devre dışı bırakılmaz.
Kendinizden kalkarak yazsanız da gidip ‘başkası’yla buluşursunuz.
Özellikle işaret ettiğim şey, o çok bilmiş yazarların, bir vaazcıya
dönüşmesi, benim bunlardan olmadığımdır.
Yazılarınızdan, hiç rahat olmadığınız anlaşılıyor. Acılar çektiğiniz
belli. Bu, sahih bir okur-yazar olmanın getirdiği bir sonuç mudur,
yoksa sizin kişisel yazgınızla örtüşen bir tarafı mı var bunun?
SORUNUZU, Bağdat’a, Bağdatlı çocukların kalbine bombaların düştüğü bir
ortamda cevaplandırıyorum. Kutsal metinlerin kurmaya çalıştığı ‘iyi’ye,
insan zihninin daha yaşanılır bir dünya için ikâme ettiği değerlere
rağmen insanın savaşa battığı günlerde... Şiirin, sanatın, baharın, kır
çiçeklerinin boynunun büküldüğü bir mevsimde... Nevruz’da, hayatın
birinci gününde... Ölümün hayata saldırdığı bir vakitte...
Evet rahat değilim. Kendimce kurduğum anlamsal yapıyla yaşananlar
arasında amansız bir çelişki var. Kalbim, mahkûmu olduğu gerçekliğe
oturmuyor. Şiirin, felsefenin ve kutsal metinlerin ardı sıra koşan
kalbim, savaşa ve herşeye rağmen kazanmanın şehvetine tapanlarla hiçbir
yerde buluşmuyor. ‘İyi’ olmayı öncelleyen Nihat Dağlı’nın, ‘başarı,
başarı!’ diyenlerle bir akrabalığı yok. Çok uluslu şirketlerin oyuncağı
olmuş çoğunluğun kendilerindeki insanı tüketerek dibe vurduğu bir
gerçeklikte o kendini kıyılara vuruyor. Muhalif, marjinal, yabancı ve
sürgün olmanın nasıl bir şey olduğunu iliklerinde hissediyor, öylece
yaşıyor.
Bunun, okur-yazarlıkla birebir ilgisinin olduğunu söylemem, birilerine
dudak büktürmesin. Okumak farketmek, olup bitenden haberdâr olmak
demektir. Okuyorsanız, yola çıkmışsınızdır. Size yetmeyen, sizi
karşılamayan, üzerinize üzerinize gelen hayat karşısında kem-küm eden
ortamdan çekip gitmeye niyetlenmişsinizdir. Her metin size bir adım
attırıyor, yeni olanla karşılaştırıyor. Yeni olanla karşılaşma
serüvenine dönüşen okumalarınız, sizi ortamın kıyısına (dışına)
sürüklerken, aynı zamanda yeniden kuruyor. Yeniden kurulmuş bir şey
olarak siz, artık bir yabancısınız, mekânın hakim rengine
uymuyorsunuzdur. Siz ve mekân arasında geçen bir çatışma vardır.
Kendinizi mekâna uyarlamadığınız için marjinal kalmış, muhalif bir ses
olmuşsunuz. Her yabancı, marjinal ve muhalif olanı bekleyen ‘sürgün’ü
siz de yaşarsınız. Hem mekânın içinde hem dışında olmanın ikilemi
yakanızdan tutup silkeler.
Nihat Dağlı farklı bir şey yaşamıyor. Anlamın müşterisi olmuş insanlar
gibi o da, dünyaya gönderilmiş olmanın anlamını, acısını, kaygısını
taşıyor. Acziyetine karşılık kendisine yüklenen anlamın ağırlığı
karşısında bocalıyor, düşüyor ve kalkıyor. Zor bir savaşın ortasında
kalbini kaybetmemek mücadelesini veriyor. Evet bu okumakla,
farketmekle, haberdâr olmakla çok ilgili; okumayanların, hayatın hay
huyunda oynanan oyunları gerçekmiş gibi kabullenenlerin yabancısı
oldukları bir şey.
Rahat olmadığım doğru. Kişisel kaderimin ördüğü zor bir hayata
yazıldığımı düşünüyorum. Yazdıklarım, hayatımın ifadesi ve teriyse,
rahatsızlığımda kaderimin elbetteki payı var. Fakat şunu da özellikle
belirtmek istiyorum. Rahatsız oluşum, ‘mutsuzluk’ şeklinde okunmamalı.
Mutsuzluğun, anlamsızlık hali olduğunu düşünüyorum. Hayata ve kendinize
karşılık gelen bir anlama sahipseniz, her şeye rağmen mutlusunuzdur.
Yaşadıklarınıza anlam veremediğiniz zamanlar mutsuz olursunuz. Ve
mutluluk, acısızlık değildir. Rahatsız olmakla birlikte iyimserim.
Zaten okuyucularım da, bana hüznü ve iyimserliği yakıştırıyorlar,
derininde coşku barındıran bir hüznü çoğalttığımı düşünüyorlar.
Zaman zaman anlaşılamamak gibi bir ızdırap duyuyor musunuz?
YAZI’MI doğuran, geliştiren ve besleyen şey, ‘anlamak’ isteğimdir.
Yazarken, ‘anlaşılır mıyım?’ sorusu yakınıma sokulmuş olmuyor. Okuduğum
metnin, yaşadığım yolculuğun ve hissettiklerimin, bir ‘anlam’ kuruyor
oluşu veya kuramayışı temel meseledir başta. O anlamı bulduğumda,
kalbimden dökülen kelimelerle içimdeki yıkılmış duvarları ördüğümde,
bir şey olarak var olduğumu hissediyorum. Ben bir şey olarak var
olunca, dışımdaki şeylerin de bana düşen anlamı ve gölgesi oluyor. Çoğu
zaman bu bana yetiyor. Kendimi kuruyor olmam ve dışımdaki şeylerin de
birer anlama kavuşması kimsesizliği uzaklaştırıyor benden. Bu
durumlarda yalnızlığımdan müthiş zevk alıyorum. Fazlalıklardan
sıyrıldığımı, seyreldiğimi hissediyor, ben ve hayat en çıplak halimizle
kalıyoruz. Ki çıplaklık hali, yalansızlıktır. Daha çok çıplaklığımdan
çıkan metinlerim, götürüp beni bir derginin sayfasına bıraktığında veya
bir kitap şeklinde tezgaha taşıdığında, yine, ‘acaba anlaşılır mıyım?’
demiyorum. Burada hissettiğim, bir garip rahatsızlıktır. En çıplak
halde ortalıkta olmanın, ‘göz’lerin ilgisine uğramanın rahatsızlığı...
Bir genç kızın yüzünün kızarması, terlemesi durumu...
Ve tabii ki, anlaşılmak istiyorum. Çünkü anlaşıldığımda, bir başka beni
kendime katarak veya kendimi bir başka bene taşıyarak çoğalacağımı
düşünürüm. Bu sebeple aldığım tepkiler, bir metnimin veya kitabımın
altı çizilerek okunduğunu öğrenmem beni heyecanlandırır. Buluşabildiğim
okuyucularıma, benden uzak kalmış yanlarım, diyorum. Şunu gözardı
etmiyorum: Eğer kişilerin kaderinin öznelliğine inanıyorsanız ve her
insan tekinin kendi kuytusunda kendine has bir hikayeyi kurarak
geldiğini düşünüyorsanız, anlaşılmamayı normal karşılarsınız. Ben ve
okuyucu ortak çok şey paylaşmakla birlikte, iki farklı dünyayız da.
Hikayelerimizi kuran kaderlerimiz farklı çünkü. Kendimizi ortaya koymak
adına asıldığımız dile, dilin taşıyıcısı kelimelere birebir aynı
şeyleri yüklemiyoruz. Okuyucu, uzağımda, benimkine benzer bir hayat
yaşamayandır. Okuyucunun da şöyle düşündüğünü düşünürüm: “Bunlar
kendilerini yazıp duruyorlar. Hissettiklerimden uzak, acılarımdan
habersiz bir yığın şey...”
Birebir, her zaman ve durumda anlaşılmayı bir düş olarak görelim,
diyorum. Ve doğrusu, kalbim de bu düşü arzuluyor. Metinlerimin her
seferinde gidip sahibini bulmasını...
Biz ısrarla ‘yazı’ya asılıyoruz. Yazmaya başladığımız her yeni metin,
bir anlamda önceki metinlerimizde söyleyemediğimiz şeylerden oluşuyor.
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/12/2006
-
5/12/2006
-
'Ahlak'sız akıl/'değersiz mantık
BURASI
BAĞDAT... Allah’ın yarattığı varlıktan bir parça... Diğer yerlerde ne
yaşanıyorsa Bağdat’ta da o yaşanıyor: Güneş doğuyor, yağmur yağıyor,
toprak yumuşuyor, ekinler bitiyor, kuşlar bir yerden başka bir yere göç
ediyor, insanlar aşka yakalanıyor, evleniyor, çocukları oluyor.
Mevsimlerden o da geçiyor; kış, bahar, yaz ve sonbahar...
Bağdat sadece bir toprak parçası değil, aynı zamanda bir aile... Baba
ve annelerden, kötülüğe bir yerinden bulaşmamış çocuklardan,
tanışıklığın verdiği güven içinde birbirlerine yürüyen akrabalardan
oluşan büyük bir aile... Yeraltı zenginliğiyle, stratejik önemiyle,
uzayıp giden çölüne konmuş insan gruplarının birbirlerini iten
özellikleriyle insanını gölgelendiren tarihî bir çınar...
Bağdat, kurulmuş bir sofra... Bu sofranın şatafatlı yerinde aile reisi
oturuyor. Ailenin diğer fertleri ise bakışlarını reisin gözlerine
dikmiş, müsaadesini bekliyorlar. Nasipleri, verilen müsaade kadar
oluyor. Evet, bildiği bildik bir reisleri var. Yine de bir sofrada
oturuyor olmanın şükrü içindeler. Tamam.. gözlerinde çiçek açan,
tebessümlerinden kırlangıçlar uçan, parmak uçlarına kelebekler konan
bir reisleri yok, bunu kabullenmiş değiller; ama sofrasız kalmak
tehlikesi, sokaklarını ve Bağdat’ı yitirmek korkusu, reise dönük
itirazlarını sümenaltı ediyor.
Bağdatlı çocukların evlerinin kapısı büyük bir hınçla dövülüyor. Bu
vakitsiz dövüşün ve yersiz hıncın sahibi de kim? Hayra alâmet olmayan
bu kapı dövüşü, evlerinin içini nasıl bir haberle dolduracak? Reisin
gözleri yine kocaman oluyor, çocukların dudakları korkuyla titriyor,
kaşıklar bir bir sofraya düşüyor. Ay durduğu yerde donuyor, yıldızlar
korkuyla kayıyor, ağaç kovuklarında uykuya hazırlanan kuşları
tedirginlik basıyor, Dicle ve Fırat’ın akışları hüzünleniyor, geniş
yollardan elleri silahlı adamlar geçiyor, uçaklar bomba taşıyor,
gemilere füzeler yükleniyor, bol ışıklı salonlarda ölüme komut
veriliyor.
Bağdat kapısını döven adamlar kararlı; kapıyı açacaklar, olmazsa
kıracaklar. Bağdat’a komşu evlerin insanları bu gürültüyle pencerelere
koşuyor, ‘Yine mi Bağdat, yine mi aymazlık! Kızılderili’nin,
Afrikalı’nın, Vietnamlı’nın ve en son Afganistanlı’nın kanı pahasına
araklanan sofralar yetmedi mi? Bu ne doymazlık böyle?’ diyorlar.
Yakın-uzak evler bu sorularla doluyor ve ‘Ne Bağdat’ın ne de başka bir
yerin kapısı kırılmasın, çocuklar sofrasız kalmasın, insanlar kahredici
bir ölümle çekip gitmesinler’ itirazıyla hareketleniyor ama, hiçkimse,
Bağdat’a dayanmış zorba insanların yakasından tutup çekemiyor.
Öldürerek var olma düşüncesi dağıtılamıyor, Bağdat’ın üzerine
çöreklenen hıncın önüne geçilemiyor. Görünen o ki; Bağdat’ı dövüş devam
edecek, kapılar kırılacak. Bağdat’ı devamlı dövülecek bir kapı haline
getiren sevimsiz reis ile kötülüğe bir yerinden bulaşmamış iklimin
çocukları, kırılan kapıdan içeri giren uygar vahşilerin
tekme-tokatlarıyla sofradan uzaklaştırılacak.
Bağdatlı çocuklara, ‘Kalkıp gidin bu sofradan, olmazsa ölün! Bu sofraya
biz oturacağız. Toprağın altında kıvrılıp uykuya yatmış petrol isimli
güzelin koynuna girmek, ondan gelecek emmek bizim hakkımız!’ diyorlar.
Kameralara, gazetelerin manşetlerine bu görüntü düşüyor. Uygarlığın
vahşeti, yorumu gerektirmeyen çok net bu fotoğrafla, kutsal metinlerin
‘iyi’sinden ve insan zihninin kazanımlarından yana kalan insanlarla
alay ediyor. ‘Bağdat Bağdatlı çocuklarındır!’ dendiğinde, uygar vahşi
kovboy, ‘Hayır! Bağdat ve bütün dünya nimetleri benimdir, çünkü daha
güçlüyüm!’ diyor.
Geleceğe ve uygarlığa dair iyimser düşler gören herkesin başına kara
bir şal atılıyor; insanlar güneşsiz bir kubbe altında kalıyor.
Eteklerinde ölüm dolaştıran gri metal bir uygarlıkta, yıldızsız ve
yağmursuz, ama bolca füzeli... İnsanı sıkıştıran doğanın
‘kötülükleri’nden uzak daha güvenilir bir iklim kurmak adına yola çıkan
zihnin bütün değerleri sükût ediyor. Vahşi kovboyun gözlerinde
cisimlenen vahşet, sinemasında kurguladığı vampirlere dönüşerek hayata
pençe atıyor.
Burası Amerikan kurgusalına ayrılan bir sinema salonu değil, burası
Bağdat! Franz Kafka’nın ‘Amerika’sından beslenmiş George diye birinin
şahsında hayata geçen uygarlık, yani vahşet, bütün bir insanlığı
midesine indirmek üzere Bağdat’ı dövüyor. Sofradan kaldırılacak olan
biziz; şiir, sanat, felsefe, hak, hukuk...
Bu bir savaş değil, asla değil!... Savaşın tarafları olur, her biri
karşındakine kendini dayatır. Ve tarafların kendilerince ‘makul’
sebepleri olur. Ama burada ‘taraflar’ yok, ‘taraf’ var; ‘makul sebep’
ise baştan ayağa bir vahşet...
Bu bir savaş değil, saldırı!... İnsanın doğasına saklanmış doymazlığın,
uygarlığın koynunda vahşi bir despota dönüşmesi... İlk çağ, orta çağ ve
son çağ sarmalında parıldayan ‘ilerleme’ düşünün ‘iyilik’ getirmediğini
gözümüze sokan bir saldırı... Vahşetin ve kötücülüğün, masumiyete ve
iyimserliğe saldırısı... ‘Ahlak’sız aklın ve ‘değer’siz mantığın,
‘hak’a tecavüzü...
En önemli soru şu:
Savaşa, daha doğrusu ölüme asılan ‘Amerika’ nasıl bir şeydir?
‘İnsan’ dediğimizde; kutsal metinlerin, tarihin ve anlam kurucuların
‘iyi’ adına inşâ ettiği bir yapıya vurgu yaparız. Bu yapı içinde
görünür hâl alan bir varlık olarak insan; doğasının menfî
kıvrılmalarına rağmen ‘iyi’yi geliştirmişliği, ‘kötü’ye karşı
konumlanışı, ‘güç’ karşısında ‘hak’ın seslendirilişini işaretler. Bu
‘insan’ın vazgeçilmez ‘değerleri’ vardır. Hem kendindeki menfîliğe, hem
de yeryüzü ölçeğinde kurumlaşmış ‘kötü’ye karşı koruduğu değerler...
Korumacılıkta konumlanmış bu misyon, insana ‘güncel çıkarlar’ını
kaybettirse de, yine de bundan vazgeçmez. Çünkü o, savunuculuğunu
yaptığı değerler demektir; bu değerler olmadığında, kendisi de yoktur.
Evet ‘insan,’ menfîliği bastıran ahlakî değerlerden sıyrıldığında ya da
kendini bunlardan bağımsız telâkki ettiğinde, ‘anlam’dan soyunmuş bir
varlık olarak kalır. Artık söz biyolojinin olur; güdülerin komutuyla
hayata yönelen biyolojik varlık olarak insan karşımıza dikilir. Bu
varlık ‘başarı’ya tapar; ‘kazanmak’ onun için olmazsa olmazdır.
Makyavel’in o meşhur düsturu, ‘hedefe götüren her yol mübahtır’
felsefesi, ‘başarı’ya tapan bu biyolojik varlıkla ete-kemiğe bürünür.
Birisi ‘başarı’ya maniyse rahatlıkla üzeri çizilir, trajik sonuçlar
doğursa da ‘başarı’ öncellenir. Bir diğer insan (ülke), bizimle aynı
hayata doğan kardeşimiz veya yandaşımız değil, başarımızı gölgeleyen
muhtemel bir tehlike, düşmandır. O halde ‘başkası’na dikkat, kork
ondan! Güvenliğini kurmak adına, ‘başkası’nı her zaman geçersiz kılacak
silahlar edin, elindeki ‘güç’le onu korkut! Savaşa hazır ol!...
Dünyanın dört bir tarafına savaş bulaştıran ‘Amerika’; sadece bir
coğrafyanın ismi değil artık, kutsal metinlerin ‘iyi’sine ve insan
zihninin ulaştığı etiğe yabancılaşan, ‘başarı’ya tapan biyolojik
insanın hayat algısının da adıdır. Ve bugün ‘Amerika’ bir ülke olmaktan
çok, ‘kazanmak’ adına hayatı ve insanı gözden çıkaran, ölümü çoğaltan
bulaşıcı bir hastalıktır. Amerika, herşeye rağmen başarısının ömrünü
düşündüğü için, net ve basit düşünüyor. Elinde tek bir formül var:
ömrümü (gücümü) kısaltma ihtimalini barındıran her şeye hayır! Keskin
bir cetvele dönüşen bu formülün geçtiği yerlerde ülkeler parçalanıyor
ve insanlar ölüyor. ‘Yorgana (cetvele) sığmayan ayakların kesildiği,
insan ruhunun ve insanî duygunun yerine matematiğin ikâme edildiği yeni
dünya’ kuruluyor. ‘Cetvel bütün gücüyle âleme nizam veriyor. Ve
cetvelin geçtiği yerde insan bitmiyor.’
Hayatını ‘menfaat’ üst başlığı altında kuran insan teki, çevresinin
canını nasıl acıtıyorsa ve ilişki kurduğu her şahsı günden güne ne
şekilde azaltıyorsa, menfaat hissinin toplumsal bir kuruma dönüşmesinin
örneği olan Amerika da, bütün bir dünyanın canını yakıyor. Dünya ve
hayat, Amerika’nın şahsında canavarlaşan menfaat hissiyle kuruyor. Jean
Baudrilard’ın, ‘Her ayrıntısı anlamsız olsa da, hepimizi aşan bir
şey...’ dediği Amerika için, Mücahit Bilici şu notları düşüyor: “Dünya
tarihinde hiçbir ülke, Amerika kadar kendi vatandaşı olmayan sair ülke
insanlarının dünyasını bu denli işgal etmemiştir. Her yere düşen bir
gölgesi var Amerika’nın. Amerika, insanların çoğu için bir uzak diyar
yahut yabancı bir ülke değil, günbegün hayatlara muhtelif şekillerde
sızan, tasavvurlara şekil veren bir ‘dahili’ vakıa. Herkesin evi olmasa
da, artık herkesin evinde o var. Hayatlara zorla kendini bulaştıran bir
şey. Zihinlerdeki Amerika fotoğrafı, her halûkârda dünyanın aldığı,
almakta olduğu ve gelecekte alabileceği şekil(ler) için birer girdi
mahiyetini taşıyor.” Edibe Sözen ise daha da ileri giderek, her insanın
artık birer ‘Homo-Amerikanus’ olduğunu söylüyor: “21. Yüzyılın insanı
nereden bakılırsa bakılsın tam bir homo-Amerikanus... Bugün hiçbir
toplum, hiçbir kültür kendinden söküp atamayacağı bir şekilde Amerikalı
gibi düşünüyor, davranıyor, yiyor içiyor ve eğleniyor.”
Amerika, ‘paranın alamadığı şeyleri yok eden’ hayat algısının
ülkesidir. Bize uzak bir yer gibi görünse de, insanı ve insanın
etrafında çiçeklenen insanîliği paraya kurban eden menfaatçı
(Amerikancı) duruş şimdi içimizde. ‘İyi’nin ve ‘değer’in kurduğu
kanaatkâr hayatla yetinmiyor, cazibesine kapıldığımız ‘başarı’ isimli
dilbere kadim aşklarımızı kurban ediyor, cebimizi doldurmak adına
kalbimizi aç köpeklere atıyoruz. Birbirlerine bağlanmadan, sadece
birbirleriyle temas eden insanların toplumunda, birbirimiz için
yaşamayı çoktan gözden çıkardık. ‘Ne yapalım yani, başkası da yaşasın
diye aç mı kalalım?’ diyor, küresel ölüme bir avuç tuz da biz atıyoruz.
‘Rüya İmparatorluğu’ Amerika’nın kurgusal şatafatının kör ettiği
gözlerle hayata bakıyor, ‘başarıya can kurban’ demenin bizi ölüme
götüreceğini göremiyoruz. Oysa Amerika’ya duyulan aşk kadar, Amerika’da
ne aşk var, ne de hayat... Çünkü Amerika algısı, sadece ölüme ebelik
yapıyor.
Hayatın, yani insanın kurtuluşu Amerika üzerinde yeniden düşünülmeye
bağlıdır. Bu sebeple “Amerika’ya hayır!” demek, sadece “savaşa hayır!”
demek olmuyor, “hayata ve insana evet!” demek de oluyor. Ancak,
“Amerika’ya hayır!” demeyenlerin ‘savaşa hayır’larının da, çok anlamlı
olmadığı bilinmelidir.
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/12/2006
-
Her şey nasıl değişir?
TENHALIĞIN hissettirdiği boşlukta günler deviren, tatilde çıkacağı
seyahatin kendisine iyi geleceğini düşünen dostum, çıktığı seyahatin
ilk durağında bana şunları yazmıştı: ‘İnsanın geçtiği her cümlede
sanıyorum çokça acı var. Oysa biraz huzurdur istediğim... Geldiğim
yerdeki tenhalık, bulunduğum yerdeki kalabalık problemi hiç
değiştirmiyor. Hep kaos!’
‘İnsan gittiği yere kendisini de götürür’ sözünden ve bir iç değişim
yaşamadan gerçekleştirilen her türlü ‘değiştirme’nin yaraya merhem
olmadığından hareketle, cevaben şunu demiştim: ‘Hem tenhayı, hem de
kalabalık olanı kuşatan hayatın, gerilimle mümkün bir şey olduğunu
kavradığımızda, huzurun tanımını yeniden yapacağız. Ve beklentilerimizi
de değiştirmiş olacağız.’
Problem, kendimizce kurduğumuz anlamsal yapı ile yaşanılan gerçeklik
arasındaki uyumsuzluktan doğuyorsa; yani huzursuzluk, hayat ile ‘biz’
dediğimiz şeyin karşıtlığından besleniyorsa, bunun aslında problem
olmadığını, doğal olanın bu olduğunu söyleyebiliriz. Dışımızda akıp
giden bir akıntı var. ‘İyi’ ve ‘güzel’ olduğuna inanmadığımız bu
akıntıya kendimizi bırakmıyoruz. ‘Değer’lerin kurduğu bir şey olarak
biz, akıntının tersine akıyor, bunun daha önemli olduğuna inanıyoruz.
Akıntı ile biz arasındaki çatışmanın ateşlediği gerilim her ne kadar
canımızı yaksa da, bu gerilimi dindirmek adına yapacağımız her şeyin,
kendimizden bir vazgeçiş ve akıntının yönüne doğru biraz yönelme
olacağını biliyoruz. Biliyoruz ki, bu gerilim varsa, ‘biz’ dediğimiz
‘iyi şey’ devam ediyordur. İğneli bir fıçı olan bu gerilim hâlini, bu
sebeple ‘biz’i yaşatan olumlu bir durum olarak değerlendiririz.
Dostumun hissettiği rahatsızlık, anlatılmaya çalışılan gerilimden
doğmuyor. Onun rahatsızlığı daha çok varoluşsaldır; kendi kodları
içinde insan tekine dokunan hayatın, çok da hoş bir şey olmadığını
işaretliyor. Evet, böyle bir şey var; filozofînin sorun olarak
isimlendirdiği bir rahatsızlık olarak var.
Hayatın can yakıcı bir huzursuzluk olduğunu dillendiren varoluşçularla
buluşan, ama önkabullerini paylaşmayan dostumun durumu, sağlıksız bir
‘ben’e de işaret ediyor. Modern zamanların parçaladığı, bulamaçlı bir
renge dönüştürdüğü bir ‘ben’e... Postmodernizmin parçalı kişiliğine...
İnançlarla buyurgan yaşam arasında sıkışmışlıktan doğan bir
huzursuzluğa...
Parçalanmış bir ‘ben’dir bu. İnanç ve değerler, bu ‘ben’i bir yerinden
tutup onu bir yere ikâme ederken, güncelliğin dayattığı ihtiyaçlar da,
bir diğer tarafından çekiştirmektedir. Bu çekişme içinde, ne inançları
ne de derinden hissettiği ihtiyaçları temellendirebiliyor.
Bölünmüş benliğin evreninde verdiği kararlar kendisine huzur getirmemektedir.
Bir çok şeye bölünmüş bu benlik, zenginliğe veya renkliliğe işaret de etmiyor; çok şey içinde bir şey olamamayı gösteriyor.
Sağa sola dağılmış bu‘ben’in ürettiği çözümlerin, hayal kırıklığıyla
sonuçlandığını görüyoruz. Her girişim çözümsüzlüğü biraz daha
koyulaştırırken, sahip olunan ‘ben’e olan inanç yitirilmekte ve hayal
kırıklığını doğuran girişimlerle ‘ben’ çürütülmektedir.
Evet, yaşanan derin huzursuzluk, bu ‘ben’den göç vaktinin geldiğini,
bir değiştirmeyi dayatıyor. Ancak bunun tipik bir değiştirme, ‘A’dan
‘B’ye geçiş olmadığı da ortadadır. İhtiyaç hissedilen göç, bir ‘ben’den
diğer ‘ben’edir; bölünmüş benden sıyrılıp, baştan ‘yeni bir ben’
kurmayadır.
‘Çıkacağınız seyahatin size ciddi bir faydası olmaz. Çünkü gittiğiniz
yere kendinizi de götüreceksiniz’ dediğim dostuma, çözüm olarak
gördüğüm bir şey daha söylemiştim; ‘Kendini, başkalarının hikayelerine
vur’ demiştim.
Artık ‘ben’imiz bizi sıkıyorsa, kendimizden kaçışımız kaçınılmazdır.
Değilse, hapishaneye dönüşen ‘ben’imizde kendimizi yer bitiririz.
Çözümsüzlükle eşanlamlı hâle gelen ‘ben’i geride bırakmak, başkasında
kaybolmakla mümkündür. ‘Başkasında kaybolmak,’ hoş olmayan bir durum
gibi görünebilir. Ancak öylece kalmış bir su birikintisi gibi devamlı
rahatsızlık veren ‘ben’in terkedilmesi bir zorunluluk olunca, bu riske
girmekten kaçınılamaz.
Başkasında kaybolmaktan korkmamalı. Çünkü ‘başkasında kaybolmak’
dediğimiz şey, bütünüyle yok olmak, öznelliğimizi yitirmek değildir.
Başkasının hikayesinde gerçekleştirdiğimiz yolculuk, kendimizce
yaptığımız bir yolculuktur; gözlerimizle görür, tenimizle hissederiz.
Ve ‘başkasında kaybolmak’ ebed müddet devam etmez.
Kendimizi başka ‘ben’lerin hikayelerine açarak, artık tükenmiş
benimizden sıyrılırız. Bir başka benin evreninden edindiğimiz gözlemler
bize çözüm adına yeni ipuçları verir. O ipuçlarından tutarak
gideceğimiz yolda karşımıza çıkacak durumlar bize daha önce
düşünemediğimiz çözümleri düşündürür.
Keşfettiğimiz yeni patikalarda eski benimizi unuturken, bir anlamda
koybolurken, yeniden başlama, baştan bir ben kurma çalışmasına
koyuluruz. Kurduğumuz yeni ‘ben’de, önceki boşluklarımız giderilmiş
olurken, bundan böyle yeni bir ‘ben’ olarak hayatı karşılarız.
Hayat yine aynı hayattır, ancak bu sefer, hayata içkin olan anlamı
örten perdeler kalkmıştır. Hayat her bir şeyiyle anlamını bulmuştur;
bize sadece bir ‘güzellik’ olarak görünüyordur.
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/12/2006
-
Herşey Nasıl Değişmez?
Bir bunalım yaşayan hemen her insan, çareyi ortam değiştirmekte bulur.
Düşünür ki, ortam değişse herşey değişecektir. Ama hayır. Unutulan bir şey var...
BİR SU GİBİ üzerimizden akan zamanın, bir elbise gibi bizi saran
mekânın içine sığmadığımız her seferinde ve canımızı sıkan bütün
durumlarda bir başka yerde olmak isteriz. Bastıran soğuklardan sonra,
uzaklardaki günlük güneşlik iklimlere göç eden kuşlara dönüşürüz.
Bulunduğumuz yerlerden göç etme, her tarafımızı avuçlayıp sıkan
şartlardan sıyrılma isteğini duyarız. Yaşanılır bulduğumuz tek birşeyin
dahi kalmadığına kanaat getirdiğimiz yerleri, kaldıramadığımız yükler
gibi sırtımızda taşırız. Belimizi büken, dizlerimizi kıran bu yükleri
bir köşede bırakıp; uzağımızda duran, bizim de yaşayabileceğimizi
sandığımız iyiliklere götürür düşüncesiyle, kendimizi bilmediğimiz
sokaklara vururuz. Bugüne
kadar değiştirdiğimiz sokakları, yürüdüğümüz yolları, oturduğumuz
adresleri bu niyetle aştık, şimdi de kendimizi buna açık hissediyoruz.
Ancak eğer bugün, yine aynı can sıkıntısı, eksiklik duygusu bizi
yokluyorsa, bir yerde yanlışlık yaptığımız da kabul edilmelidir.
Birşeyi atlıyoruz demektir. Unuttuğumuz şey, temel bir doğrudur:
İnsanın gittiği yere kendisini de götürüyor olması...
Aradığımız şeyin, canımızı sıkan durumu ve mekanı değiştirmekten
geçtiğini düşünüyor, başka mekan ve durumlara göç ediyoruz. Geldiğimiz
yerde, kısa bir süre sonra aynı sıkıntılar bizi yoklamaya başladığında,
tekrar yeni durum ve mekanlar için göç hazırlığına koyuluyoruz.
Hayatımız bir göç içinde geçiyor, ama yine de arzuladığımız yere
varamıyoruz. Durum ve mekan değiştirmek adına çıktığımız seyahatler
derdimize derman olamıyor.
Yaşadığı yerde, kendisini hayata ilikleyen çok şeyin bittiğini düşünen,
başlayacak olan bir tatilin kendisine sunacağı seyahat imkânını
beklediğini söyleyen dostuma, “Tatilin yapacağı fazla bir şey yok,
çünkü gideceğin yere kendini de götüreceksin. ‘İyi’ başka yerde değil,
bizim başka yere bakışımızdadır” demiştim.
Evet, can sıkıntısı, mevcut durumun aşılmasını işaretliyor; aynı yerde
ve hep aynı kalmak, hayatla olan alışverişini kopartarak, insanı
ıskartaya çıkarır. Çare, mekânı ve durumu değiştirmek midir? Mekânı ve durumu değiştirmekle problem aşılabilir mi?
Bunu çok kez denemiş, ama yine de can sıkıntısının üstesinden gelememiş
olmamız, mekânı ve durumu değiştirmenin problemi çözmekte yetersiz
kaldığını gösteriyor. Oysa
değişim asıldır; çünkü, problem bizde düğümleniyor. Durumu ve mekânı
değiştirmeden önce, bizim değişimden geçmemiz gerekiyor. Kendi
içlerinde değişim yaşamayanların değiştirmeleri sonuç vermez; zira
değiştirmek, değişimin sonucu olduğunda anlamlı olur. Ağacın kendisinde
ve toprağında bir değişim gerçekleştirmeden kendisinden daha iyi
meyveler toplamak mümkün değildir. Göçmen kuşların kanadı kırıksa, göç
sonuçsuz kalır. Can
sıkıntısını aşan, dolayısıyla meyve veren değiştirmeyi doğuran
değişimi, ‘hal’iyle başı dertte olanlar gerçekleştirebilir. Hayata
yükledikleri anlamla edindikleri bakış açılarındaki aksaklığı ve
yetmezliği gören insanlar; problemin ‘hal’lerinde düğümlendiğini anlar,
kendilerini tamamlamanın bir gereklilik olduğuna inanırlar.
‘Hal’lerinde değişim gerçekleştirdiklerinde ise, hayatın üzerindeki
sisin aralandığını; kendilerini kuşatan her bir şeyin, bir şey olmanın
ötesinde anlamlı birer sözcüğe dönüştüğünü; kendilerini çağırıp duran
boşluğun dolduğunu görürler.
Zindanda yaşanan bir hayatın bile yaşanabilir olduğundan bahis açan
adamların sözleri böylelikle karşılığını bulur. “Güzel gören güzel
düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır” sözünün bir hakikat
olduğu, yaşanarak tescil edilir.
‘Değişim’ yaşamadan ‘değiştirme’ye gidenlere baktığımızda, bunların
niye sonuçsuz eylemlere ve can sıkıntısına abone olduklarını anlarız.
Çünkü, kendi ‘hal’lerinden çok, mevcut durumla başları derttedir;
problemin durumla ilgili birşey olduğuna inanırlar. ‘A’ ilinde değil de
‘B’ ilinde yaşanılırsa, böyle değil de şöyle olunursa, herşeyin daha
farklı olacağını sanırlar. Neyden dökülen sesin kulağa taşıdığı o
muhteşem şeyin ney ve sesle ilgili olmadığını, bu sese ev sahipliği
yapan kulağın ney ve sese yüklediği anlamla ilgili olduğunu bilmezler.
Sözcüklerin başlı başına birşey ifade etmediğini, ancak bir anlamın
hamurunda yoğrulduklarında büyülerine kavuştuklarını fark etmezler. Beş
duyuyla sınırlı öğrenmenin ve hissetmenin ötesinde ‘can’la kazanılan
anlamın ‘hal’e genişlik kattığını yaşamadıklarından, biyolojinin
imkânlarını kullanır, bunu tüketirler. Biyolojinin yetmezliği
sırıttığında ise, içlerinde çekip gitmenin şehveti depreşir. Ancak,
kanatları kırık olduğundan hiçbir yere gidemezler; can sıkıntısının
içinde tüneyip dururlar.
Değişimsiz bir değiştirme yaralarımıza merhem olmadığına göre, işe
kırık kanatlarımızı tedavi etmekle başlayabiliriz. İyileştirici
merhemlerin o iç okşayıcı sürülüşlerinden geçen kanatlar, hiç şüphesiz,
daha bir güçle bizi uçuracaklar. Hatta, yerimizi değiştirmemize bile
gerek kalmaz; geçirdiğimiz değişim sonrasında, durduğumuz yer bir başka
yüze bürünür.
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
|